1 Karar : Yargıtay darbe davaları |BOZMA kararı TAHLİYE

Yargıtay darbe davaları DARBEYE TEŞEBBÜS YARGITAY BOZMA TAHLİYE  verilmiştir.

YARGITAY BAŞKANLIĞI
16. Ceza Dairesi 2019/9579 E. , 2020/3031 K.
“İçtihat Metni”
Mahkemesi :Ceza Dairesi
Suç: Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs,Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet
Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye BüyükMillet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen
yapmasını engellemeye teşebbüs etme
Hüküm: Sanık … yönünden;
TCK’nın 311/1, 312/1, 313/2, 314/2 maddeleri gereğince karar verilmesine yer olmadığı,
TCK’nın 309/1, 39/2-c, 62/1, 58/9, 58/6, 53, 63,maddeleri gereğince mahkumiyet hükmüne yönelik
yapılan istinaf başvurusunun reddi
Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle; temyiz edenin sıfatı bakımından 477 sayılı
Kanun ile bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkındaki 698 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile …
kurumuna yapılacak tüm atıfların Cumhurbaşkanlığı kurumuna yapılacağı göz önünde bulundurularak,
yapılan inceleme sonunda:
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Sanık … müdafiinin ve sanık …’ün duruşmalı inceleme isteminin, silahların eşitliği ve çelişmeli
yargılama ilkesi doğrultusunda, savunmaya yeterli süre ve kolaylık sağlanarak bu hakkın etkin şekilde
kullandırılmış olması ve temyiz denetiminde de yazılı savunmanın sınırsız şekilde kullanılabilme
olanağının bulunması karşısında, savunma hakkının kısıtlanması söz konusu olmadığından, CMK’nın
299/1. maddesi uyarınca takdiren REDDİNE,
I-Sanık … hakkında, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya
Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs
etme suçu bakımından Cumhurbaşkanlığının; cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti
Hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye
teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükumetine karşı silahlı isyan suçları bakımından Türkiye Büyük
Mille Meclisinin; silahlı terör örgütüne üye olma suçu bakımından ise Cumhurbaşkanlığı ve Türkiye
Büyük Millet Meclisinin anılan suçların niteliği itibariyle suçtan doğrudan doğruya zarar görmediği ve bu
nedenle de davaya katılma hakkı bulunmadığı anlaşılmakla, Cumhurbaşkanlığı ve Türkiye Büyük Millet
Meclisinin davaya katılmasına ilişkin verilen karar hukuki değerden yoksun olup hükmü temyiz yetkisi
vermeyeceğinden temyiz isteminin bu suçlar bakımından CMK’nın 296/1. maddesi gereğince REDDİNE,
II-Sanık … hakkında cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini ortadan kaldırmaya
veya görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti
Hükumetine karşı silahlı isyan ve silahlı terör örgütüne üye olma suçları bakımından Türkiye Büyük
Millet Meclisinin anılan suçların niteliği itibariyle suçtan doğrudan doğruya zarar görmediği ve bu
nedenle de davaya katılma hakkı bulunmadığı anlaşılmakla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin davaya
katılmasına ilişkin verilen karar hukuki değerden yoksun olup hükmü temyiz yetkisi vermeyeceğinden
temyiz isteminin CMK’nın 296/1. maddesi gereğince REDDİNE,
T.C…. (Cumhurbaşkanlığı), Türkiye Büyük Millet Meclisi ve sanıklar müdafilerinin ve sanık …’ün
temyizine gelince;
Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler, gerekçe içeriği ve dosyaya
getirtilen sanıkların özlük dosyalarının ilgili kuruma iadesine ilişkin her zaman karar verilebileceği
nazara alınarak yapılan incelemede;
III-A-Sanık … hakkında Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs, cebir ve şiddet kullanarak
Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini
kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs etme, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye
Cumhuriyeti Hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını
engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükumetine karşı silahlı isyan suçları bakımından
kurulan beraat hükmüne yönelik temyiz incelemesinde;
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına
uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre katılan … ve
Cumhurbaşkanlığının temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK’nın
302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle hükmün ONANMASINA,
B-Sanık … hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçu bakımından kurulan mahkumiyet hükmüne
yönelik temyiz incelemesinde;
Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin
hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz
denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani
kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve
kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımın kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle
uygulandığı anlaşılmakla; sanık ve müdafiinin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde
görülmediğinden sair temyiz itirazlarının esastan reddine, ancak;
1- Örgüt mensubu olduğu kabul edilen sanık hakkında verilen cezanın, mükerrirlere özgü infaz rejimine
göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar
verilirken uygulama maddesi olarak karar yerinde TCK’nın 58/9 maddesinin gösterilmesi gerekirken,
anılan Kanunun 58/6 maddesinin de gösterilmesi,
2- Sanık hakkında kurulan hükümde TCK’nın 53. maddesinde düzenlenen hak yoksunluklarının
uygulanması bakımından, Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 sayılı iptal kararının
gözetilmemesi,
3-Müsnet suçtan davaya katılma hakkı bulunmadığından temyiz istemlerinin reddine karar verilen
Cumhurbaşkanlığının lehine vekalet ücretine hükmedilemeyeceğinin gözetilmemesi,
4-Sanık … hakkında hüküm kurulurken sanığın sebebiyet verdiği yargılama giderlerinin sanık …’dan
tahsiline şeklinde yazılması,
Kanuna aykırı, sanık müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün
BOZULMASINA, ancak yeniden yargılama yapılması gerektirmeyen bu hususların 5271 sayılı CMK’nın
303. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan; hükmün b bendinin beşinci fıkrasından
“5237 sayılı TCKnın 58/6. maddesi gereğince” kısımlarının çıkartılması, hükmün b bendinin yedinci
fıkrasından TCK’nın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin kısımlarının bütünüyle çıkartılarak yerine
“Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 esas, 2015/85 karar sayılı iptal kararı doğrultusunda yürürlükte

bulunan TCK’nın 53/1. maddesinin sanık hakkında uygulanmasına” ibaresinin yazılması, hükmün b
bendinin on üçüncü fıkrasının tamamen çıkarılması ve b bendinin on dördüncü fıkrasından “…’dan”
kısmının çıkarılarak yerine “…’ten” ibaresinin yazılması suretiyle sair yönleri usul ve kanuna uygun
bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
IV-Sanık … hakkında kurulan hükümlere yönelik temyiz incelemesinde;
Ayrıntıları Dairenin 22.03.2019 tarih 2018/7103 Esas, 2019/1953 sayılı kararında açıklandığı üzere:
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 309. maddesinde düzenlenen Anayasayı ihlal suçu, cebir ve şiddet
kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen
yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs etmeyi
cezalandırmaktadır.
Bu suçla korunan hukuki değer, millet iradesine dayanan demokratik rejimdir. (Prof. Dr. İ. …, Suç
Örgütleri, 8. Bası, s. 224) madde gerekçesinde de, siyasal iktidarın kuruluşu ve işleyişine egemen olan
ilkeleri belirleyen kurallar bütünü olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzen ve bu
düzene egemen olan ilkeler olarak belirtilmiştir. Mülga 765 sayılı TCK’nın 146. (5237 sy. TCK’nın 309.)
maddesi, siyasi iktidar ve Anayasal düzeni himaye etmektedir. Düzen aleyhine maddi fiillerde, icra
hareketlerinin mevcudiyetini aramaktadır. Siyasi iktidar düzeni aleyhindeki fiiller, mevcut
müesseseleşmiş prensiplere ve düzene karşıdır. Anayasal düzen aleyhine yapılacak bir fiil, tabii olarak
ideolojik prensibin de ihlali anlamını taşıyacaktır. İktidarı ele geçirmek için yapılacak bir ihtilal, hem
Anayasanın kabul ettiği iktidara geliş müessesesini ve hem de demokratik hayat ideolojisini ihlal etmiş
olacaktır. (Özek, age, s. 51)
Maddede maddi unsur olarak “teşebbüs edenler” ibaresi kullanılmış olduğundan, Anayasanın öngördüğü
düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen üzerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen
uygulanmasını önlemeye teşebbüs edilmesi, cezalandırma için yeterlidir. Suç hem idare edenler hem de
idare edilenler tarafından işlenebileceğinden teşebbüste aranılacak elverişlilik, suçun işleniş biçimi ve
özellikle suçun bir tehlike suçu olduğu dikkate alınarak, kullanılan cebir veya tehdidin netice elde
etmeye elverişli olup olmadığının hâkim tarafından takdir edilmesi gerekir.
Görüldüğü üzere, cebir ve şiddet bu suçun unsurunu oluşturmaktadır. Bu nedenle Anayasal düzenin
değiştirilmesine yönelik teşebbüsün ancak cebir ve şiddet kullanılarak, yani bireylerin iradeleri
zorlanmak suretiyle ifsat edilerek gerçekleştirilmesi gerekir. Kanunun aradığı cebrilikten maksadın
fiziki/maddi cebir olduğu açıktır.
Tipik eylem, cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan
kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını
önlemeye elverişli vasıtalarla teşebbüs etmektir.
Bu suçun bu amaçla kurulmuş bir örgüt faaliyeti kapsamında işlenmesi, korunan amaçlara matuf
fiillerin elverişliliğinin değerlendirilmesi bakımından önem taşımakta ise de, bu hususun Türk Ceza
Kanununun 309. maddesinde düzenlenen suçun unsuru olmadığı kabul edilmektedir. (Kangal s. 40; …,
TCK madde 302, s. 509; Yard. Doç. …, Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, s. 75)
Türk Ceza Kanununun 309. maddesinde yer alan amaçları gerçekleştirmeye yönelik araç suç, bu
amaçları gerçekleştirmeye elverişli olmak kaydıyla icrai ya da ihmali hareketle işlenebilir. (……, Özel
Hükümler, s. 73; …, Özel Hükümler, s. 582; … s. 25; … s. 135;……, Türk Ceza Kanunu Yorumu, s.
1775; …, TCK madde 302, s. 561; Yard. Doç. …, Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, s. 91) Ancak,
ihmali fiillerle bu suçun işlenebilmesi, sanığın gerçekleştirilmekte olan icraî fiiller yönünden görevi
gereği önleme yükümlülüğünün mevcudiyetine, başka bir deyişle garantör sıfatının bulunmasına
bağlıdır.
Demokratik yöntemlere uygun seçim sistemini ve özgürlükler rejimini hukuk dışı yöntemlerle
değiştirmeye yönelik her türlü cebrî fiillerin bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir.
Cebir ve şiddet kullanılarak elverişli bir ya da eş zamanlı bir çok hareketle Anayasanın öngördüğü
düzeni, doğrudan doğruya, tanımlanan biçimde değiştirmeye yönelik bir fiilin icrasına başlandığı anda
suç işlenmiş, suç yolu tüketilmiş olmaktadır. (Manzini, Trattato, IV, s. 489; Fiandaca-Musco, Diritoo
penale, Ps., s. 11; Antolisei, Manuale, Ps., II, s. 1011; ……, Ceza Hukuku, HH., s. 78; …, Ceza
Kanunu, VI, s. 8468,……, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, s. 373)
Belirli bir plan içerisinde uygulamaya konulan sistemli ve örgütlü bir bağlantı içinde organik bütünlük
arz eden eylemler tehlike suçunun oluşması için yeterlidir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 23.11.1999
tarih, 9-274/284 karar)
Suç, bir teşebbüs suçu ise de gerek yargısal kararlarda gerekse doktrinde duraksamasız biçimde kabul
edildiği üzere fiilin, hazırlık hareketlerinden çıkıp icra aşamasına ulaşması gerekir. Korunan değerlere
matuf tehlike oluşturmaya elverişli eylemlerin bu fiil kapsamında değerlendirilmesi nedeniyle suçun bir
somut tehlike suçu olduğunun kabulü gerekir.
Fiilin elverişli olup olmadığı her olayın özelliğine göre; fiilin niteliği, işleniş biçimi, işlenme zamanı,
toplumda meydana getirdiği etki, ortaya çıkan zarar ve tehlikenin ağırlığı, örgütün amacı, faaliyet alanı,
ülke genelindeki organik bütünlüğü gibi ölçütler değerlendirilerek takdir edilecektir.
Suça teşebbüsün kabulü için aranan elverişli vasıtalarla cebrî eylemlere başlanıp başlanmadığı
araştırılırken ve vasıtanın elverişliliği takdir edilirken tek tek yapılan eylemlerle amaçlanan hedefler
arasında doğrudan doğruya bağ kurmak yoluna gidilirse TCK’nın 146. maddesinin de hiçbir olaya
uygulanamayacağı ortaya çıkar. Bu sebeple gerçekleştirilen eylemlerin ve bu eylemlerde kullanılan
vasıtaların tehlikeyi doğuracak eylemin yapılmasına elverişli olup olmadığının takdiri yeterli kabul
edilmiştir. (Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 25.03.1983 tarih ve 70-73 sayılı kararı)
Elverişli/vahim eylemin diğer tabirle araç suçun, hazırlık hareketi aşamasından icra hareketi safhasına
geçmesi, en azından teşebbüs boyutuna ulaşması, “amaçlanan sonucu doğurabilecek icra hareketi
olarak belirginleşmesi gerekir.” (Yargıtay CGK’nun 09.02.2010 tarih ve 2009/9-103, 2010/22 sayılı
kararı)
Yargıtay tarafından da uygulanagelen (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.10.2010 tarih ve 1-153/206
sayılı kararı vb.) objektif teori-Frank formülüne göre;
Suçun kanuni tarifinde unsur veya nitelikli hal olarak belirtilmiş hareketlerin gerçekleştirilmesi halinde
icra hareketlerinin başladığını kabul etmek gerekir. Gerçekleştirilen bir hareketin icra hareketi teşkil
edip etmediğinin belirlenmesinde, hareketin harici olarak değerlendirilmesiyle yetinilmemeli, özellikle
bu hareketin suçun konusuyla yakın bağlantı içerisinde olup olmadığı ve suçun konusu bakımından
tehlikeye sebebiyet verip vermediği de araştırılmalıdır. Bir hareket kısmi olarak tipik olmasa da
mahiyeti itibariyle yapılan değerlendirmeye göre tipik harekete zorunlu olarak bağlı ise icra hareketi
sayılmalıdır. (Prof. …… – Av. ……-LLM, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümleri Şerhi, s. 792, 793, 794;
İçel, Ceza Hukuku Genel Hükümler, s. 503 vd.;……/Yenidünya, Genel Hükümler, (7), s. 569-570;
Centel/…, (4), s. 455; ……, kn. 359; Hakeri, Ceza Hukuku, (15), s. 423 vd.; …, Teşebbüs ve
Kusurluluğa, s. 20; Prof. Dr. …… ve Prof. Dr. ……, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümleri, s. 408)
Hukuk normları, ya yasaklayıcı norm ya da emredici norm olarak ortaya çıkarlar. Yasaklayıcı norm, belli
bir hareketin yapılmasını yasaklar. Zira yasaklanan hareketin yapılması halinde bir hak ihlali söz konusu
olacaktır. Ceza kanunlarındaki suçların çoğu yasaklayıcı normun ihlal edilmesiyle işlenen suçlardır.
Yasaklayıcı normun ihlali ancak icraî bir hareketle gerçekleştirilebilir. Emredici norm ise, belli bir
hareketin yapılmasını emreder. Bu hareket yapılmadığında bir hak ihlal edilmiş olacaktır. Bu nedenle
ihmali suçlar cezayı gerektiren emredici normlara karşı gelmek suretiyle işlenebilir. Bu doğrultuda Ceza
Kanunumuzun özel kısmında suçlar çeşitli şekillerde tasnif edilirken, ayrımlardan birisi de
gerçekleştirilen hareketin şekline göredir. Bunlar icrai suç ve ihmali suç olarak ayrıma tabi tutulmuştur.
“İhmali ifade etmek üzere; olumsuz, menfi, negatif hareket; icrai ifade etmek üzere de olumlu,
müspet, pozitif hareket terimlerine rastlanmaktadır” (Hakan Hakeri, Kasten Öldürme Suçları, 2006
baskı, s. 69)
Hukuksal yararlara saygı gösterilmesi gereği iki şekilde ihlal edilebilir. İlki, bir hukuki yarara tecavüz
teşkil edilen bir hareketin yapılması, ikinci olarak da hukuki yararı koruyan hareketin yapılmaması
suretiyle (Gössel, 323). Bununla beraber garantörsel ihmali suçları da bu ayrıma dahil ederek üçüncü
bir ayrım yapılabilir. Nitekim icra ve ihmal ile işlenebilen suçların yanısıra hem icrai hem de ihmali
hareketlerle işlenebilen suçlar da söz konusu olabilir. (Hakeri, age, s. 70)
İhmal Türkçe sözlükte; “gereken ilgiyi göstermeme, boşlama, savsaklama, savsama, önem vermeme”
olarak, Osmanlıca-Türkçe büyük lügatta da “ehemmiyet vermemek, yapılması lazım işi sonraya
bırakma, dikkatsizlik, başlayıp bırakmak, terk etmek” şeklinde açıklanmaktadır.
İhmali suçlar iki gruba ayrılmaktadır. Birinci grup, gerçek ihmali suçlar olup “ihmali hareketin bizzat suç
tipinde gösterildiği suçlardır.” Bu suçlarda tipiklik, kanunda tarif edilen belli bir emredici normun kasten
yerine getirilmemesiyle gerçekleşir. İhmali davranışın sonucunda ayrıca bir neticenin meydana gelmesi
bu suçların oluşması için zorunlu değildir. Gerçek olmayan ihmali suçlar ise “tipe uygun bir neticenin
engellenmemesi suretiyle gerçekleştirilen suçlardır.” Fakat bunun için failin özel bir hukuki yükümlülük
(garantörlük) altında bulunması gerekir. Ancak garantör olan bir kimse gerçek olmayan ihmali suçun
faili olabileceğinden, bu suçlar gerçek özgü suçlardır. Ceza kanununda düzenlenen her suç, hem icrai
hem de ihmali hareketle işlenebilir. Kural olarak icrai hareketle işlenebilen bir suçun ihmali hareketle de
işlenebilmesine gerçek olmayan ihmali suç denmektedir. Keza bir suçun kanuni tanımında belli bir
davranışta bulunma veya belli bir neticeye sebebiyet verme cezalandırılmaktadır. Gerçek olmayan
ihmali suçlar, neticeli suçlardır. Bu suçlarda, mutlaka neticeyi önleme yönünden hukuki yükümlülük
bulunması gereklidir.
Gerçek olmayan ihmali suçların tamamlanabilmesi için tipe uygun neticenin meydana gelmesi gerekir.
Ancak, netice de faile objektif olarak isnat edilebilmelidir. İcrai suçlarda objektif isnadiyet, failin
neticeye sebebiyet vermesini gerektirmektedir. İhmali suçlarda da nedensellik bağı ve objektif isnadiyet
sorumluluk için şarttır. Ancak, icrai suçlarda olduğu gibi netice hareketin fiziki bir sonucu olmasından
ziyade, hukuken beklenen hareket yapılmış olsaydı tipe uygun neticenin gerçekleşip
gerçekleşmeyeceğine bakılmalıdır. Başka bir deyişle, ihmali hareket olmasaydı, yani icrai bir hareket
yapılsaydı netice meydana gelmeyecekti denilebiliyorsa, ihmali hareketle netice arasında nedensellik
bağı vardır. Aksi taktirde ihmali hareketten doğan sorumluluğun sınırlarının aşırı şekilde genişletilmesi
söz konusu olacaktır.
Neticenin önlenmesi hususundaki yükümlülük “koruma yükümlülüğü” veya “gözetim yükümlülüğü”
olarak adlandırılmaktadır. Garantörlük kavramı olarak ifade edilen bu durum; kanundan, sözleşmeden
ve kendisinin yaratmış olduğu tehlikeli durumdan kaynaklanabilir.
Türk Ceza Hukuku uygulamasında kabul edilen ve uygun illiyet teorisini esas alan “karma uygunluk
teorisi”ne göre; neticenin isnat edilebilirliği bakımından, nedensellik bağı gerekli fakat yeterli değildir.
Neticenin sanığa isnat edilebilmesi için eyleminin, neticeyi meydana getirmeye uygun ve elverişli
olmasının yanında, meydana gelen neticenin faile objektif olarak isnat edilebilmesi gereklidir. Objektif
isnadiyetten bahsedebilmek için netice, “failin eseri olmalıdır.”
İlliyet bağının, örgütlü suçlar/terör örgütleri bağlamında değerlendirilmesine gelince; her halde suçun
oluşması için, failin amaca yönelik işlediği vahim eylem/elverişli araç suç ile suçun konusu üzerinde
meydana gelen somut tehlike arasında illiyet bağının bulunması gerekir.
Kanun koyucu, TCK’nın 20/1. maddesinde yer alan “cezaların şahsiliği” ilkesini de gözeterek örgüt
mensuplarının örgütteki konumu ve fiilinin niteliğine göre ayrı ayrı suç tanımlamaları yaparak ceza
adaleti bakımından dengeli bir sorumluluk rejimi belirlemiştir.
Terör örgütlerinin her kademesindeki mensuplarının, hatta yardım edenlerinin bile, örgütün “devletin
birliği ve ülke bütünlüğünü bozmak ya da anayasal düzenini ortadan kaldırmak” şeklindeki nihai
amacını bildiklerinde şüphe olmadığı halde, örgüte yardım eden, örgütün hiyerarşik yapısına dahil
olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen, örgütün üyesi, yöneticisi veya kurucusu olanlar arasında
hiçbir ayrım yapmaksızın her eylemin amaç suç olan TCK’nın 302 ve 309. Maddelerinde düzenlenen
suçlardan cezalandırılması gerekeceği gibi bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Yüksek Yargıtayın
yerleşik uygulamaları da bu yöndedir.
Amaç suç yönünden elverişli/vahim olduğu takdirde silahlı bir örgütün veya silahlı kuvvetlere mensup
unsurların Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Cumhurbaşkanlığı’nı ya da benzer kurumları kuşatması
halinde, silah kullansın ya da kullanmasın fiziki cebrin mevcudiyetinde tereddüt edilemez. Harpte ülkeyi
korumak veya gereğinde siyasi iktidarın inisiyatifiyle kamu düzenini sağlamak amacıyla verilen devlete
ait silah, tank ve uçağın kanuna aykırı bir şekilde, Anayasal düzeni yıkmak amacıyla kullanılması
halinde tipik eylem gerçekleşmiş olacaktır.
Bu suçun, bu amaçla kurulmuş örgütün faaliyeti çerçevesinde, örgütün kurucusu, yöneticisi, üyesi ve
üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen bir kişi tarafından da işlenmesi mümkündür (Yargıtay
9. Ceza Dairesi’nin 07.11.2014 tarih ve 5688-11080 sayılı kararı). TCK’nın 220/5. maddesinde yer alan
düzenleme nedeniyle, örgüt yöneticisinin bu suçun faili olması bakımından elverişli fiilleri bizzat işlemesi
zorunlu değildir.
Suç, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmak, bu düzen yerine başka
bir düzen getirmek veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemek amacına matuf doğrudan genel kast
ile işlenebilen bir suçtur.
Araç fiilin işlenmesine yönelik icra hareketi, hem araç suçun hem de tehlike suçu niteliğindeki amaç
suçun icra hareketini oluşturduğundan sanık hukuki anlamda tek bir fiil ile kanunun birden fazla
hükmünü ihlal etmekle, Türk Ceza Kanununun 44. maddesinin uygulanması gerekmekte ise de TCK’nın
309/2. maddesindeki düzenleme, fikri içtima kurumunun uygulanmasının önlenmesine getirilen bir
düzenleme olduğundan araç ve amaç suçlar yönünden her olayda kural olarak gerçek içtima hükümleri
uygulanacaktır.
Türk Ceza Kanununun 311. maddesinin gerekçesi de gözetildiğinde bu suçun işlenmesi sırasında kasten
öldürme, nitelikli yaralama veya kamu mallarına zarar verme gibi suçların işlenmesi halinde amaç suç
yanında ayrıca bu suçlardan da cezaya hükmolunacaktır. Ancak, suçun unsuru olarak sayılan “cebir ve
şiddet”in basit hallerinin işlendiği araç suçlar yönünden, cezalandırılan amaç suçla birlikte ayrıca
mahkumiyet hükmü kurulamayacaktır.
Araç suçlar bakımından içtimaya ilişkin genel hükümlerin uygulanması mümkündür. Hukuki ve fiili
kesintiye kadar gerçekleştirilen birden fazla araç suç için bir kez Anayasayı ihlal suçu oluşur.
Anayasayı ihlal suçunun, aynı anda yasama organına karşı ve hükûmete karşı suçla birlikte işlenmesi
halinde her bir suçtan ayrı ayrı cezalandırma yoluna gidilip gidilemeyeceği hususuna gelince; Aynı
hukuki değerleri koruyan ve kapsamı itibariyle eylemlerin haksızlık muhtevasını tamamen ortadan
kaldıran Anayasayı ihlal suçunun tüm unsurlarıyla gerçekleştiği durumlarda sanıkların ayrıca, Türk Ceza
Kanununun 311 ve 312. maddelerinde düzenlenen suçlardan cezalandırılmaları cihetine
gidilemeyecektir.
-İştirak sorunu:
a-Genel olarak suça iştirak:
“5237 sayılı Türk Ceza Kanununda suça iştirakte, faillik ve şeriklik ayırımı öngörülmüş, azmettirme ve
yardım etme şeriklik kavramı içinde değerlendirilmiştir.
TCK’nın 37. maddesindeki; “(1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden
her biri, fail olarak sorumlu olur. (2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail
olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin
cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır” şeklindeki hüküm ile maddenin birinci fıkrasında müşterek
faillik, ikinci fıkrasında ise dolaylı faillik düzenlenmiştir.
Kanunda suç olarak tanımlanan fiilin, birden fazla suç ortağı tarafından iştirak halinde gerçekleştirilmesi
durumunda TCK’nın 37/1. maddesinde düzenlenen müşterek faillik söz konusu olacaktır.
Öğretideki görüşler de dikkate alındığında müşterek faillik için iki şartın birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir:
1- Failler arasında birlikte suç işleme kararı bulunmalıdır.
2- Suçun işlenişi üzerinde birlikte hâkimiyet kurulmalıdır.
Müşterek faillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra fiil üzerinde ortak hakimiyet kurulduğu için her
bir suç ortağı “fail” konumundadır. Müşterek faillik; suçun icrai hareketlerinin birlikte
gerçekleştirilmesidir. Fiil üzerinde ortak hakimiyetin kurulup kurulmadığının belirlenmesinde suç
ortaklarının suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde
bulundurulmalıdır. Suç ortaklarının, suçun işlenmesinde yaptıkları katkının, diğerinin fiilini tamamladığı
durumlarda da müşterek faillik söz konusu olacaktır. Buna göre her müşterek fail, suçun icrasına ilişkin
etkin, fonksiyonel bir katkıda bulunmaktadır. Fiilin başarı ile tamamlanması açısından yapılan iş bölümü
doğrultusunda bizzat fiili icra etmeyen diğer kişinin katkısı önemli bir fonksiyon icra etmişse, bu kişi de
müşterek faildir.
Suçun işlenişine katkıda bulunanların müşterek fail sayılabilmesi için mutlaka suçun işlendiği yerde
olması gerekli değildir. Olay mahallinde bulunmamakla birlikte uzaktan suçun birlikte işlenişini
etkileyen önemli bir katkıda bulunulması halinde müşterek faillik söz konusu olur. Uzak bir pozisyondan
olay yerinde etkili bir konumda olan fail telefon ve telsiz gibi iletişim araçlarıyla koordine eden veya
suçun işlenişi anında telefonla talimat veren kişi de bizzat müşterek faildir (Roxin, 2 s. 25, kn 200
Atfen, … age.440 syf; …, Gazi şerhi, genel hükümler, 3. Baskı, s493).
Suçun icrası açısından müstakil bir fonksiyonu olmayan bir katkı müşterek faillik için yeterli değildir.
Suçun işlenişine bulunulan katkı hazırlık hareketlerinden ibaretse, suç üzerinde müşterek hakimiyet
kurulduğundan bahsedilemez. (…,age, s 499) 765 sayılı TCK’nın yürürlükte olduğu dönemde de suça asli iştirak ve fer-i iştirak ayrımındaki kiriterler,
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerinin kararlarına konu teşkil etmiştir. Yerleşik uygulamayı
yansıtan bazı kararlar şu şekildedir. “Suça asli olarak iştirak etmek ile fer’i şekilde katılma arasındaki
kriterler belirlenirken; suçu doğrudan doğruya beraber işleyenlerle, fer’i maddi faillerin durumları sıksık
birbirine karıştırılmaktadır. Esas itibariyle suçu doğrudan doğruya birlikte işleyen faillerin hareketleri ne
suçun unsuru, ne de şiddet sebebi olmayıp fer’i niteliktedirler. Fakat maddi şekilleri, suçun icrası ile
aynı oluşları ve suçun icrasında birinci derecede etkili bulunuşları nedeniyle bu hareketleri
gerçekleştirenler asli fail olarak kabul edilmişlerdir. Fer’i iştirakte ise suça ikinci derece katılma söz
konusu olup, asli maddi failin suç teşkil eden hareketleri ile yardımcısı durumundaki fer’i failin
hareketleri arasında bir bağlantı vardır.” (CGK, 23.11.1981 gün ve 214-385 sayılı kararı)
“Fer’i faillik halleri yasa metninde tek tek sayılmıştır. Yasaya göre, suçun işlenmesinde asli maddi faile
vasıta tedarik etmek ve suçun işlenmesini kolaylaştırıcı yardımda bulunmak fer’i fail olarak
cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu anlamda destekleme (müzaharet) ve yardım (muavenet) suçun
icrasını kolaylaştırıcı hareketler yapmak şeklinde anlaşılmalıdır. Yeni yapılan düzenleme ile suçun
işlenmesini sağlayan hareket üzerinde hakimiyet kuran herkes fail sayılabilecektir. Hareket üzerinde
hakimiyet kurmak birlikte irtikap etme şeklinde gerçekleşebileceği gibi zımni veya açık bir işbölümüne
dayalı olarak hareketi birlikte gerçekleştirmeyi de kapsayabilir. Fakat bir başkasının bu hakereti
yapması için gereken ortamı hazırlayanlardan herbirisi de fail sayılabilecektir. “(CGK 20.01.2009 gün
1/232-2 sayılı kararı)
” Fiil üzerinde ortak hakimiyetin kurulup kurulmadığının saptanmasında suç ortaklarının suçun icrasında
üstlendikleri rolleri ve katkılarının taşıdığı önem gözönünde bulundurulmalıdır. Suç ortaklarının suçun
işlenmesinde yaptıkları katkının, diğerinin fiilini tamamladığı durumlarda müşterek faillik söz konusu
olacaktır. Buna göre, her müşterek fail suçun icrasına ilişkin etkin, fonksiyonel bir katkıda
bulunmaktadır.” (CGK 10.05.2011 gün ve 1/59-85 sayılı kararı)
Suça iştirak şekillerinden olan “faillik” ile şeriklik hallerinden olan “yardım etme” arasındaki ayırıcı
kriterlerden birisi de, suç işlenmezden önce alınan, birlikte suç işleme kararıdır. “Mağdur …’nın cep
telefonlarını yağmalama eylemleri sırasında mağdura yönelik herhangi bir davranışta bulunmamaları ve
olay öncesinde yağma suçunu işleme konusunda aralarında anlaştıkları yolunda bir kanıtın olmaması
gibi hususlar, tüm dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde, birlikte suç işleme kararının olmaması ve
fiil üzerinde ortak hakimiyet kurulmaması nedeniyle sanıkların TCK’nın 37/1. maddesi kapsamında
müşterek fail olarak kabulü olanaklı değildir. Suçu icra eden sanıkların yanlarında bulunmaları, yağma
eylemini gerçekleştiren sanıkların bu eylemlerine taraftar olmadıklarını gösterecek şekilde engelleyici
bir söz söylememeleri ve bu yönde bir davranışta bulunmamaları, aksine olayın başından itibaren
sanıkların yanında yer almaları gözönüne alındığında suçun işlenmesinden önce ve işlenmesi sırasında
suçun icrasını kolaylaştırmak suretiyle yardım ettiklerinden TCK’nın 39/2-c. maddesi gereğince sorumlu
tutulmaları gereklidir.” (CGK 17.05.2011 gün, 6/76-100 sayılı kararı)
“Yardım etme” ise 5237 sayılı TCK’nın 39. maddesinde;
“(1) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını
gerektirmesi hâlinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, on yıldan
onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek
ceza sekiz yılı geçemez.
(2)Aşağıdaki hâllerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur:
aa-Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra
yardımda bulunacağını vaat etmek.
bb-Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları
sağlamak.
cc-Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak”
şeklinde, seçimli hareketlere yer verilmiştir.
Bağlılık kuralı da aynı Kanunun 40. maddesinde;
“(1) Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak
eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın
kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır.
(2) Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden
diğer kişiler ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur.
(3) Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için ilgili suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış
olması gerekir” biçiminde düzenlenmiştir.
Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği kanuni tanımdaki fiili
gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına “şerik” denilmekte olup, 5237 sayılı TCK’da şeriklik,
azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, kanuni tanımdaki fiili
gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olamayan bir suç ortağı, gerçekleşen
fiilden 5237 sayılı Kanunun 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca sorumlu olmaktadır.
TCK’nın 39/2. maddesindeki düzenlemeye göre, yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olarak
ikiye ayrılmaktadır.
1-Bir suçun işlenmesine maddi yardımda bulunma çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmakla birlikte anılan
maddede maddi yardım;
aa)Suçun işlenmesinde kullanılan araçları temin etmek,
bb)Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında maddi yardımda bulunarak icrasını
kolaylaştırmak olarak sayılmış,
2- Manevi yardım ise;
aa) Suç işlemeye teşvik etmek,
bb) Suç işleme kararını kuvvetlendirmek,
cc)Suçun işlenmesinden sonra yardımda bulunmayı vaad etmek,
dd)Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek şeklinde belirtilmiştir.
Görüldüğü üzere 5237 sayılı TCK’da 39. maddede yer verilen “yardım” teşkil eden hareketler, 765 sayılı
TCK’nın 65. maddesindeki düzenleme ile aynı niteliktedir.
Kişinin eyleminin, bir suça katılma aşamasına ulaşıp ulaşmadığı, ulaşmışsa da suça katılma düzeyinin
belirlenmesi için, eylemin bir aşamasındaki durumu değil, eylemin yapılması için verilen kararın, bu
kararın icra ediliş biçiminin, olay öncesi, sırası ve sonraki davranışların da dikkate alınıp, tüm delillerin
birlikte değerlendirilmesi gerekir. Zira “yardım etme” yi müşterek faillikten ayıran en önemli unsur,
kişinin suçun işlenişi sırasında fiil üzerinde ortak hakimiyetinin bulunmamasıdır. (Yargıtay Ceza Genel
Kurulunun 2014/l-558-480 sayılı kararı).
Örgüt kurma suçu çok failli bir suçtur. Suçun oluşumu için en az üç kişinin bir araya gelmesi
zorunludur.
Suça iştirakten bahsedebilmek için de birden fazla kişiye ihtiyaç vardır. Bir suçun icrasına iştirak eden
suç ortaklarının, suçun işlenişine bulundukları katkılar göz önünde bulundurularak sorumluluk statüleri
belirlenir.
Örgüt kurma suçunun iştirakten farkı, örgütün devamlılığı ve belirlenmemiş sayıda suç işlemek
amacıyla bir birleşmenin söz konusu olmasıdır. Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir
fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her fail diğerlerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel
nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır.
TCK’nın 220/5. maddesinde “Örgüt yöneticileri, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan
dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.” denilerek örgüt yöneticileri hakkında özel faillik düzenlemesi ile
TCK’nın 20. maddesindeki “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ve faillik bakımından “fiil üzerinde müşterek
hakimiyet kurma” ilkelerine istisna getirilmiştir.
Faillik, birlikte suç işleme kararı yanında, fiil üzerinde ortak hakimiyet kurmayı da gerektirir. Zira
örgütlü suçlarda nihai amaçta birleşme nedeniyle birlikte suç işleme kararının varlığı kabul edilse dahi
fiil üzerinde müşterek hakimiyet kurulmadığından, gerçekleşen suçlar bakımından örgüt yöneticileri
dışında kalan örgüt mensuplarının, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen her suç yönünden müşterek fail
olarak sorumlu tutulamayacağında tereddüt yoktur.
TCK’nın 39. maddesinde düzenlenen suça iştirak kapsamındaki yardım etme ile aynı Kanunun 220/7.
maddesinde tanımlanan örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek eylemleri nitelik itibariyle
birbirlerinden farklıdır. Sanığın örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenecek somut bir suça dair kasta dayanan
ve yardım teşkil eden eyleminin, hem yardım edilen suç bakımından şeriklik kapsamında hem de
şartları varsa amaç suç yönünden faillik kapsamında değerlendirilmesi gerekirken somut bir olaya
dayanmayan ancak örgüt faaliyeti kapsamında kullanılmak/değerlendirilmek üzere gerçekleştirilen
yardımların TCK’nın 220/7. maddesinde düzenlenen suçu oluşturacağı gözetilmelidir.
Suç tanımında belirtilen amaçları gerçekleştirmeye yönelik bir fiil işlenmesi hususunda iştirak iradeleri
bulunan sanıklar hakkında Türk Ceza Kanununun 309. maddesinde düzenlenen Anayasayı ihlal suçu
yönünden iştirakin her şeklinin uygulanması mümkündür. (Eren Toroslu, Özel Hükümler, s. 74; …, Türk
Ceza Kanununun 302. maddesi, s. 559; Kangal s. 55; … s. 31; Gözübüyük, s. 10; Yard. Doç. Dr. …,
Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, s. 200) Yüksek Yargıtayın istikrar kazanmış uygulamalarına göre ise
(Yargıtay CGK’nun 10.12.1990 tarih ve 9-301/329 sayılı kararı, Yargıtay 9. CD’nin 24.03.2011 tarih ve
869-187, 15.07.2009 tarih ve 2008/21722, 2009/8587, 1999/1673, 2000/345 sayılı kararları) elverişli
nitelikteki belirli bir araç fiilin işlenişine katkı sunmakla birlikte, sunduğu katkı tek başına vahamet arz
etmiyorsa ve fail, fiilin işlenişi üzerinde müşterek hakimiyet kurmamışsa niceliği ve niteliği itibariyle bu
gibi suçlarda fer’i iştirak hükümlerinin uygulanması mümkün olmadığından, failin sorumluluğunun
TCK’nın 309. maddesine yardım etmek olarak değil ve fakat konumu, eylemin niteliği ve delil durumu
itibariyle TCK’nın 314/2 ya da 220/6 veya 220/7 maddesi delaletiyle 314/2 veya 315. maddeleri
kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Mensup olduğu örgütle kurduğu bağ nedeniyle örgütsel faaliyet kapsamında işlenen anayasayı ihlal
suçuna ilişkin planlama, hazırlık ve icra organizasyonundan haberdar olmak suretiyle darbeye teşebbüs
suçunu sevk ve idare edenler tarafından verilen emirleri /görevleri kabullenerek ülke çapındaki icra
hareketleriyle illi bir değer taşıyan icra hareketlerini gerçekleştirenlerin ya da görev paylaşımı
bağlamında henüz sırası gelmemiş icra hareketleri için gerekli hazırlıkları yapanların (… İ, age, s. 332)
bu suç yönünden müşterek fail olarak sorumlu tutulmaları gerekmektedir.
5237 sayılı TCK’nın 220/5. maddesi gerekçesi ile birlikte değerlendirildiğinde, yönettiği örgütün
gücünden yararlanarak talimat alanın iradesi üzerinde hakimiyet kuran yöneticinin, serbest iradesi ile
hareket etmeyen ve bir suç örgütü mensubu olarak suç işleme kararının varlığının kabulünde
zorunluluk bulunan fail arasında azmettiren-azmettirilen ilişkisinden bahsetme imkanı da
bulunmamaktadır. Kanunun kabul ettiği sistemde, yöneticinin örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen
suçlardan dolaylı fail olarak sorumlu tutulduğu görülmektedir.
Müşterek faillik ile TCK’nın 39/2-c maddesinde düzenlenen, suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi
sırasında maddi yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak şeklinde ortaya çıkan şerikliğin, her olayın
özelliğine göre; suçun işlenişine bulunulan katkının arzettiği önem, zaruret göz önünde bulundurularak
hakim tarafından ayırt edileceği kabul edilmektedir. Müşterek faillikte/fiil hakimiyetinde, fiilin icrası
veya akim kalması müşterek faillerden her birisinin elinde bulunmaktadır. Yardım eden şerik suçun
icrasını failin inisiyatifine havale etmektedir. (… İ, Suç örgütleri, s. 332; Türk Ceza Hukuku s. 490)
Türk Ceza Kanununun 309. maddesinde düzenlenen suça iştirakten bahsedebilmek için sadece araç
fiil/suç bakımından değil, ayrıca, amaç suç bakımından da iştirak iradesinin varlığı aranmalıdır.
Bir kişinin maddede belirtilen amaçlara yönelik bir örgütün kurucusu ya da üyesi olması, tek başına
TCK’nın 309. maddesindeki suça iştirak ettiği anlamına gelmez. (Özek, Silahlı Çete, s. 366-374; …,
Ülke Bölücülüğü, s. 130) Bu fiiller, TCK’nın 314. maddesinde bağımsız bir suç olarak düzenlenmiştir. Bu
sıfatları haiz kişilerin TCK’nın 309. maddesindeki suça iştirakten sorumlu tutulabilmeleri için; örgütün
faaliyeti çerçevesinde işlenen ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli nitelikteki belirli bir araç fiil
bakımından, hem iştirak iradelerini ortaya koymaları hem de maddi veya manevi nitelikte nedensel bir
katkıda bulunmaları gerekmektedir. Bu kişilerin maddede sayılan amaçları gerçekleştirmek için salt bir
örgütün çatısı altında bir araya gelmeleri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen araç suçlara da iştirak
etmiş sayılmaları anlamına gelmeyecektir. (Yard. Doç. Dr. …, Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, s.
202)
Suça iştiraktan söz edebilmek için amaca yönelik bir fiil işleme hususunda iştirak iradelerini ortaya
koyan kişilerin hepsinin bu amaçla kurulmuş bir örgütün üyesi olması da gerekmez.
Failin fiil hakkındaki bilgisi iştirak iradesini sağlamaya yeterli değildir. Olsa olsa bildiğini ihbar
etmemekten doğan sorumluluk veya hazırlık hareketlerine katılma nedeniyle (mülga 765 sayılı) TCK’nın
168 ve 171. maddelerindeki (5237 sayılı TCK’nın 314, 316. maddelerindeki) suçlar tahakkuk edebilir.
(Özek, age, s. 172)
İLK DERECE VE BÖLGE ADLİYE MAHKEMELERİNCE KABUL EDİLEN SOMUT OLAY:
Tuğamiral rütbesi ile Karadeniz Bölge Komutanı olarak görev yapmakta olan sanığın, silahlı terör örgütü
mensuplarınca sıkı yönetim direktifli konulu (YSK:26702250-1920-97480-16/PER.PL.V
NT.D.G.AMİRAL/1 YAZILI, TARİH VE SAAT GRUBUNDA 152215C TEM 16, ÖNCELİK DERECESİ
BÖLÜMÜNDE HAREKAT YILDIRIM, MAGG5101 TÜM BAKANLIKLARA) ve 16 Temmuz 2016 saat 03:00
itibariyle yönetime el konulduğunu ve sözde sıkı yönetim uygulaması gereği yapılması planlanan fiiller
ve işlemler hakkında direktif içeren mesajı, askeri birliklerin kullandıkları haberleşme sistemi üzerinden
tüm askeri birlik, kurum ve karargahlara gönderdikleri, sözde sıkı yönetim direktifinin ekinde sıkı
yönetim komutanları atama listesi, sıkı yönetim mahkemeleri görevlendirme listesi, diğer atamalar
şeklinde atama ve görevlendirme listelerinin bulunduğu mesaj kapsamında Çok Uluslu Müşterek Harp
Merkezi Komutanı olarak görevlendirildiği anlaşılmıştır.
Sanık … 15 Temmuz darbe girişiminden önce 11 Temmuzdan itibaren izinli olup bu iznini komutanı
bulunduğu birlikte, yelken sporu ile uğraşarak ve plajda değerlendirerek geçirmektedir.
15 Temmuz gecesi
Saat 22:35- MEDAS diye tabir edilen mesaj evrak dağıtım sistemine sıkı yönetim direktifi ve atama
listelerini içerir mesaj gelmiştir. Mesajın alınması üzerine … Haber merkezinde görevli astsubay …;
oruç öncelik derecesi ile gelen mesaj hakkında önce kurmay başkanı vekili olan yarbay …’e, sonrasında
da … albaya telefonla bilgi verdiği, bunun üzerine …, … ve nöbetçi amir olan …’un haber merkezine
geldikleri, mesajın bir çıktısını alarak haber merkezi vardiya masasında incelemeye başladıkları, 10
dakika bu şekilde orada kaldıkları, …’ün telefonla bölge komutanına ulaşmaya çalıştığı, daha sonra
mesajı alarak haber merkezinden ayrıldıkları anlaşılmıştır.
Saat 22:40- … askeri hattan sanık …’a ulaşmıştır.
Saat 22:50- …’ün sanığa acilen gelen mesajlar olduğunu söylemesi üzerine sanık … birliğe ulaşmıştır.
Saat 22:55- Sanık karargah nöbetçi subay odasında …, …… ile buluşmuş, …’ün Harekat Yıldırım
başlıklı mesajları kendisine göstermesi üzerine ve bu aşamadan sonra sanık …’ın sanık … tarafından
vekaleten yürütülen emir ve komutayı fiilen devraldığı anlaşılmaktadır.
Saat 23:00-00:00 arası;
Saat 23:05 Personel toplanma planı yürürlüğe girmiştir.
Saat 23:14 ve devamında, sanık Kuzey Deniz saha komutanı … ile görüşme yapmıştır. Bu görüşmede
… birliğin emniyete alınmasını, Sabkor kırmızı tedbirlerinin uygulanmasını emretmiş, gece boyu askeri
hatlar üzerinden de müteaddit kez görüşme sağlanarak …’ya durum hakkında bilgi verilmiştir. Daha
sonra sanık, Karadeniz Ereğli ilçe jandarma komutanı olan tanık …’ı her ne kadar duruşmalardaki
savunmasında sanık bu durumu kabul edilmemiş ise de birliğe çağrılmıştır. Ayrıca Karadeniz ilçesi
Kaymakamı Nazım Madenoğlu ile Belediye Başkanı Hüseyin Uysal’ı kahve içme teklifi ile birliğe davet
edilmiştir. Sanık makam telefonundan Zonguldak İl Jandarma komutanı Haluk Selvi’yi aramış, emri
gördün mü diye sormuş, tanığın emrin savsata, yalan olduğunu kendisinin vali bey ne derse onu
yapacağını söylemesi üzerine sanığın da emre uymayacağını tanığa bildirdiği, kaymakam bey ve
belediye başkanının arayıp içlerini rahatlatacağını söylediği anlaşılmıştır.
Saat 23:24 Kuzey Deniz Saha Komutanlığından …/Hrk Mrk sayılı ve kırmızı güvenlik alarm durumu
konulu mesaj alınmıştır.
Saat 23:25 Mesaj sanığa rapor edilmiştir.
Saat 23:30 Birliklere kırmızı güvenlik tedbirlerinin uygulanması bildirilmiştir.
İl jandarma komutanı, kaymakam ve belediye başkanın birliğe gelişi;
…’ın yanına gelen il jandarma komutanı tanık …’a sıkıyönetim direktifi sanık tarafından incelemesi için
verilmiştir. Sıkıyönetim direktifini inceledikten sonra …’ın odasına gelen tanık … ilçe kaymakamı ve
belediye başkanı sanık tarafından konuk edildiğinden sonraki aşamada ilçe jandarma komutanı olan
tanık ilk anda içeri alınmamış daha sonra iki komutan ile birlikte içeri alınmıştır. Sanığın, kaymakam ve
belediye başkanına elinde bir tomar belge olduğunu, o gece 03:00 gibi darbe olabileceğini, bu bilgiyi
elindeki belgelerden anladığını ancak bu belgeyi imzalayanların bu yetkiye sahip olmadığını, üstelik
emirlerin uygulanması mümkün olmayan emirler olduğunu söylediği ve tanıkların sanığın yanında
kaldıkları süre içerisinde enterne olacaklarına ilişkin bir düşünceye kapılmadıkları anlaşılmıştır. Sanık ile
tanıkların görüşme yaptıkları makam odası dışında iki silahlı muhafızın bulunduğu, sanığın iki muhafız
için “bu silahlı askerler neden burada bekliyor, bunları gönderin buradan” diye bağırdığı, Ereğli yerel
medyasındaki haberleri çıkartılıp getirilmesini istediği tespit edilmiştir.
Saat 00:00 Sanık birlik komutanlarıyla gelen sıkıyönetim direktiflerinin içeriği ile ilgili olarak toplantı
yapmıştır. Sanık bu toplantıda, emrin fason bir emir olduğunu, komutanlarının birliklerine dönerek
güvenlik tedbirlerini en üst seviyeye çıkarmasını ve bu emirlere herhangi bir işlem yapılmamasını,
emniyet müdürünün derhal aranarak dışarıda herhangi bir askeri araç görülmesi halinde bu aracın
derhal bölge komutanlığına teslim edilmesini, emre itibar etmemesi gerektiğini, birliklere dönüp
personelin evlerine göndermesini söylemiştir.
Saat 00:40 Sanık sıkıyönetim direktifinin ve eklerinin kendisinden habersiz bir şekilde diğer birliklere de
ulaştığını öğrenmiştir.
Saat 00:42 Karadeniz bölge komutanlığı bağlısı birliklere hiçbir askeri aracın sanık …’ın müsadesi
alınmadan birlik dışına çıkmayacağı bildirilmiştir.
Saat 00:43 Sanık mevcutların alınmasına müteakip görevli olmayan tüm personelin evlerinde
bulunmasını, çarşı sahil ve benzeri yerlere gitmemesini emretmiştir.
Saat 00:45 Sanık tarafından sözkonusu mesajın gönderildiği birliklerden geri toplanması emri
verilmiştir.
Saat 02:00 Kuzey Deniz saha komutanlığına vukuat raporu verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince de isabetli görülen Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli
kararında özetle;
Sanığın 11 Temmuz’da izne ayrıldığı ancak izinde olmasına rağmen görev yerinde bulunması hayatın
olağan akışına uygun düşmediği, silahlı terör örgütü mensuplarınca sıkıyönetim direktifli konulu
(ysk:26702250-1920-97480-16/per.pl.v nt.d.g.amiral/1 yazılı, tarih(ysk:26702250-1920-97480-
16/per.pl.v nt.d.g.amiral/1 yazılı, tarih ve saat grubunda 152215c tem 16, öncelik derecesi bölümünde
harekat yıldırım, magg5101 tüm bakanlıklara) yönelik yasa dışı emirin ekindeki listede, Çok Uluslu
Müşterek Harp Merkezi Komutanı olarak görevlendirildiği, ilçe kaymakamı ve belediye başkanının birliğe
çağırılmasının bilgi paylaşımı yapmak maksadıyla olduğu yönündeki savunmasının kabul edilir olmadığı,
sanığın bağlı bulunduğu ilin mülki idaresiyle doğrudan herhangi bir iletişim kurmadığı, darbe girişiminin
başarısızlığa uğrayacağının anlaşılmasından sonra darbe kalkışmasına katılmayacağını açıkladığı,
sanığın olay gecesi stresli ve aşırı sinirli olduğu, Ereğli yerel medyasındaki haberleri takip ettiği, sanığın
fiili yönetim ve denetim altındaki silahlı kuvvetler üzerindeki kontrol görevini tam ve eksiksiz bir şekilde
sağlaması suç işlendiği veya silahlı kuvvetlerin suç işlemekte veya işlemek üzere olduğu yolunda
bilgisinin olması gerektiği veya bilgisi olduğu durumlarda veya suçun işlenmesini önlemek ya da
durdurmak için gerekli önlemleri alması gerekirken işgal ettiği makam ve mevkiyi gereğini yerine
getirmediği, darbeye teşebbüs emrinin alt birliklere gönderilmemesi için gerekli önlemleri zamanında
almadığı, garantörlükten kaynaklanan eylemsi davranışlardan kaçınmadığı gibi, icra hareketlerine
başlamak suretiyle suç yoluna girdiği anlaşılan sanığın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü
düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen
uygulanmasını önlemeye teşebbüs suçundan” cezalandırılması cihetine gidilmiş, suçun işlenişi sırasında
fiil üzerinde ortak hakimiyetinin bulunmadığı anlaşıldığından eylemi TCK’nın 39/1-2 (c)’de belirtilen “
Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırma” olduğu
değerilerek hüküm kurulmuştur.
Sanığa müsnet Anayasayı ihlal suçu ile ilgili yapılan açıklamalar, 15 Temmuz 2016 günü ülke genelinde
yaşananlar ile Bölge Adliye ve İlk Derece Mahkemelerince sübutu kabul edilen somut olay çerçevesinde
sanığın hukuki durumu değerlendirildiğinde;
Yukarıda özetlendiği üzere, yerel mahkemenin oluşa ilişkin kabul ve değerlendirmesinde; sanığın
eylemi, askeri darbe suçuna müşterek fail olarak iştirak etmemekle birlikte, garantörlük sıfatından
kaynaklanan davranışlara sergilemediği, suçun icra hareketlerine başlamak suretiyle suç yoluna girdiği,
ihmali davranışları ile de darbeyi önleyici tedbirleri almamak suretiyle, Anayasayı ihlal suçuna yardım
eden sıfatıyla katıldığı kabul edilmiştir.
Ceza Kanununda düzenlenen suçlar hem icrai hem de ihmali hareketle işlenebilir. Yasaklayıcı norm bir
hareketin yapılmasını yasaklar. Bu hareket yapıldığında bir hak ihlali söz konusu olacaktır. Yasaklayıcı
normun ihlali ancak icrai bir hareketle gerçekleştirilebilir. İhmali davranış ise emredici normun yerine
getirilmemesi nedeniyle gerçekleşmektedir. Kısaca hukuki yarara tecavüz teşkil eden bir hareketin
yapılması icrai hareket hukuki yararı koruyan hareketin yapılmaması ise ihmali harekettir. Kural olarak
icrai hareketle işlenebilen bir suçun, ihmali hareketle de işlenebilmesine gerçek olmayan ihmali suç
denilmektedir.
Anayasayı İhlal suçu, ihmali hareket bizzat suç tipinde gösterilmediğinden gerçek olmayan ihmali
suçlardandır. İhmali suçlar neticeli suçlardandır. Keza bir suçun kanuni tanımında belli bir davranışta
bulunma veya belli bir neticeye sebebiyet verme cezalandırılmaktadır. Gerçek olmayan ihmali suçların
tamamlanabilmesi için tipe uygun neticenin meydana gelmesi gereklidir. Ancak netice faile objektif
olarak da isnat edilebilmelidir. İhmali suçlarda nedensellik bağı ve objektif isnadiyet sorumluluk için
şarttır. İcrai suçlarda olduğu gibi netice hareketin fiziki bir sonucu olmasından ziyade, hukuken
beklenen hareket yapılmış olsaydı tipe uygun neticenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bakılmalıdır.
Başka bir deyişle, ihmali hareket olmasaydı, yani icrai bir hareket yapılsaydı netice meydana
gelmeyecekti denilebiliyorsa ihmali hareketle netice arasında nedensellik bağı vardır. Kısaca objektif
isnadiyetten bahsedebilmek için netice “failin eseri olmalıdır”.
Somut olayda; Hüküm tarihi itibariyle örgütsel bağı kesin olarak ortaya konamayan sanığın, suç işleme
karar ve iradesine katıldığının kanıtlanamadığı, suçun işlenişine icrai bir hareketle iştirak etmediği
hususunda tartışma bulunmadığı, bilakis yukarıda yer verilen davranışlarıyla kalkışmanın karşısında
durduğu ve başarıya ulaşmaması için de kendi birliği üzerinde gerekli tedbirleri alması nedeniyle,
sorumluluk bölgesi olan Zonguldak/Karadeniz Ereğli’de darbenin icrai hareketleri bağlamında
değerlendirilebilecek bir olayın da yaşanmadığının anlaşılmasına, darbeye teşebbüs fiilinin
öğrenilmesinden itibaren savunma ve ortaya koyduğu tavırlar ile darbe suçuna iştirak ettiğine dair
emare bulunmadığı gibi tanık olarak dinlenen ilçe kaymakamı ve belediye başkanının anlatımlarına göre
sanığın darbe karşıtı olduğu, yasa dışı emre uymayacağı yönünde irade açıklamasında bulunduğu,
Ceride kayıtlarına göre 23:30 da … emirleri doğrultusunda Sabkor kırmızı alarm tedbirlerini aldırdığı,
00:00 civarı birlik komutanları ile toplantı yaptığı, toplantı kapsamında emrin fason bir emir olduğunu,
komutanlarının birliklerine dönerek güvenlik tedbirlerini en üst seviyeye çıkarmasını ve bu emirlere
herhangi bir işlem yapılmamasını, emniyet müdürünün derhal aranarak dışarıda herhangi bir askeri
araç görülmesi halinde bu aracın derhal bölge komutanlığına teslim edilmesini, emre itibar etmemesi
gerektiğini, birliklere dönüp personelin evlerine göndermesini söylediği, sıkıyönetim direktifinin ve
eklerinin kendisinden habersiz bir şekilde diğer birliklere de ulaştığını öğrendiğini beyan eden sanığın
tanık beyanlarınca doğrulandığı ve sanığın sözkonusu mesajın gönderildiği birliklerden geri toplanması
emri vermesi karşısında, emir ve beyanatın darbeye teşebbüs eyleminin başarısızlıkla sonuçlandığının
anlaşıldığı saatte gerçekleştirildiğine ilişkin değerlendirme somut delile ve dosya kapsamındaki verilere
dayanmayan varsayımdan ibaret olduğu, başlandığı kabul edilen icrai hareketlerin hangilerinin
olduğunun ortaya konulamadığı; yerleşik uygulamaya göre bir sanık hakkında mahkumiyet hükmü
kurabilmek için; Ceza hukukunun genel prensiplerinden olan şüpheden sanık yargılanır ilkesi uyarınca
bir suçtan cezalandırılmanın temel koşulunu, suçun kuşkuya yer verilemeyeceği şekilde ispat
edilmesine bağlı olduğunu, kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddiaların sanığın aleyhine
yorumlanarak mahkumiyet hükmü kurulamayacağı, yine ceza mahkumiyetinin yargılama sürecinde
toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşan olası kanıya değil,
kesin ve açık bir ispata dayanması ve bu ispatın hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak
vermeyecek açıklıkta olması gerektiği, yüksek de olsa bir olasılığa dayalı olarak sanığın
cezalandırılmasının ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan varsayıma dayalı
olarak hüküm vermek anlamına geleceği, bu durumda ceza yargılamasında mahkumiyetin büyük veya
küçük olasılığa değil her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmasının şart olduğu, adli hataların
önüne geçebilmenin de başka bir yolu olmadığı gözetilerek, cebir şiddet kullanılarak işlenmesi mümkün
bulunan darbeye teşebbüs suçuna fail ya da yardım eden sıfatıyla iştirak ettiğine dair mahkumiyetine
yeterli kesin delil bulunmadığı halde dosya kapsamı ile uyuşmayan yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde
karar verilmesinde hukuki isabet bulunmamaktadır.
Ancak, özde Yurtta Sulh Konseyi tarafından yayınlanan “harekat yıldırım” öncelik dereceli gizli mesaj
formunda, Çok Uluslu Müşterek Harp Merkezi Komutanı olarak görevlerdirilmiş olan sanık hakkında
hükümden sonra gelen dijital materyal raporunun ve 15.06.2014 tarihli ihbar tutanağına göre ihbarda
bulunan …’un duruşmada tanık olarak dinlenilemesinin ayrıca … ile ardışık arama denen yöntem ile
ankesör numarasından ya da sabit numaralı hatlardan … mensubu mahrem şahısların silahlı kuvvetler
içinde bulunan ve kendine zimmetlendiği anlaşılan personeli telefonla arayarak iletişim kurulan
şahıslardan olup olmadığının araştırılmasının ardından sonucuna göre CMK’nın 217. maddesi hükümleri
gereğince duruşmada tartışılarak sanığın hukuki durumunun buna göre takdirinde zorunluluk
bulunması,
Kabul ve uygulamaya göre ise;
Örgüt mensubu olduğu kabul edilen sanık hakkında verilen cezanın, mükerrirlere özgü infaz rejimine
göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar
verilirken uygulama maddesi olarak karar yerinde TCK’nın 58/9 maddesinin gösterilmesi gerekirken,
anılan Kanunun 58/6 maddesinin de gösterilmesi,
Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin ve katılan vekillerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde
görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, bozma sebebi, sanığın tutuklu
bulunduğu süre ve mevcut delil durumu; tutuklamadan umulan yararın sağlanmış olması ve
yargılamadan kaçma şüphesinin adli kontrol tedbirleri uygulanmak suretiyle giderilebileceğinden
CMK’nın 109/3-a, b maddesi gereğince yurt dışına çıkmamak ve duruşmaları takip etmek şeklinde adli
kontrol tedbiri uygulanmak suretiyle, TAHLİYESİNE, başka suçtan tutuklu ya da hükümlü değil ise
derhal salınması için ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmasına, 28.02.2019 tarihinde
yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanunun
304. maddesi uyarınca, karardan bir suretin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesine,
dosyanın Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına
TEVDİİNE, 24.06.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.